tesettür ve platon felsefe bilgiler
tesettür diyorki «Ah, ben de memnun olurdum, dostum! Ama beceretnr ğimden korkarım. Haydi gözümü karartıp bu işe giriştim dn VI zaman via beıvriksizliğime gülersiniz. Ama gelin, dostlar,jr, lik kemli başına güzelin ne olduğu konusunu bir yana bırab çünkü şu anvla vma ulaşmak, an/avlığıma göre şimdiki çabus-çok üstünde' bir iş. Ama isterseniz, size iyinin ürünü olarakgor. ğüm, ona t*n çx>k henzeven şt'Vılen söz edebilirim; istemezsem^ kv>nuvu buravla kı’sv'riz.»«rV'ki, sv'n şimdi, oK'uğunılan söz et de, anasını, babasını birli ka sefv'r anlatırsın »
«Bu borvun anasını size övlovebilmeyi çok isterdim; böylecet» nız doğurduğu faizleri lit'ğil, tamamını almış olurdunuz. Amaga dv' kc'iHİi başına iyinin vlv>ğurvluğu bu ürünü alın derim. Yalnızıü kat vHİin. isleıiH'ılen faizin ht*sabını yanlış verip de sizi aldatnuşol mayayım.»
«h'limizıfen geltlıği kadar dikkat ederiz» he/e.»
«/voniişaeağım, ama (“iın /anla sövh'Kİiklt'timi sızv' h
«sen kon
Devlet • VI. Kitap
.Neleri?» dedi.
.Btn;ok güzel şeyler, birçok iyi şeyler bulunduğunu kabul ediyo-
ve bunları sözlerimizde birbirlerinden ayırt ediyoruz.»
.Evet.»
.Önce çok olarak gördüğümüz şeyleri sonra tek bir ideaya bağ-Uvıpbu ideanın birliğini kabul ediyoruz; böylece her bir şeyin ger-
varlığına kendi başına güzel, kendi başına iyi vb. diyoruz.»
ri!Vle»
•Bazı şeyler görülebilir, ama düşünülemez, idealarsa düşünülebilir, ama görülemez diyoruz.»
-Elbette.»
•Görülebilen şeyleri hangi yanımızla görürüz?»
«Görme duyumuzla.»
•Bunun gibi, sesleri de işitme duyumuzla ve bütün öbür duyulur şeyleri öbür duyularımızla yakalıyoruz, değil mi?»
•Şüphesiz.»
«Duyulanrmzı yapan usta, görme ve görülme gücüne ne kadar emek harcanuş, hiç fark ettin mi?»
•Hayır.»
«öylpyse bunu şöyle düşün: İşitme duyusu işitmek ve ses de işitilmek için başka bir şeyin varlığını gerektirir mi; öyle ki bu üçüncü şey bulunmazsa biri işitmez, öteki işitilmez olsun?»
•Hayır, hiç de gerekli değil.»
«öbür güçlerimizin de; hepsi değilse bile çoğu, böyle bir şeyi gerektirmez bence. Sence gerektireni var mıdır?»
•Yoktur.»
«Ama görme ve görü lebi 1 menin böyle bir şeyi gerektirdiğini bilmez misin?»
«Nasıl?»
•Bir insanın gözlerinde istediği kadar görme gücü bulunsun, o insan bu gücü istediği kadar kullanmaya çalışsın, nesneler de istediği kadar renkli olsun, gene de, özellikle bu amaca yarayan bir Içuncü şey işe karışmazsa; bilirsin, göz hiçbir şey görmez, renkler (görünmez olur.»
«Nedir bu şey?» dedi.
«Demek ki görme duygusu ,1e görülme , öbür çiftler arasındaki bağdan çok daha gersız bir şey değilse tabii
«Işığın değersiz olmasına imkân var «öyleyse, gökteki tanrılardan hangisine bunun hit sin? Sence gözümüzün görmesini, gT.rulebılen sini en iyi hangisinin ışığı sağlar?»-
«Bu soruya sen de aynı cevabı verirsin, herkes de
ü, güneşi söyletmek istiyorsun bana
«Şimdi, görme, tabiatı gereği bu tannyla Söyle bir değil midir?»
«Nasıl bir ilişki?»
«Görme de, göz dediğimiz görme aracı da güneş değıld,, «Değildir elbet.»
«Ama göz bence bütün duyu organlan arasında güney benzeyenidir.»
«Evet.»
«Peki, gözdeki güç, güneşten süzülüp dağılan bir şey güneşten gelmez mi?»
«Elbette.» ,
«O hâlde güneş görme değildir, ama görmenin 1 esi.se
rak gözün gördüğü bir şeydir.»
«Evet,» dedi.
«İşte iyinin çocuğu dediğim,tesettür iyinin kendine benzer olarak; ğurdugunu söylediğim şey budur. LXişünceyle kavranan dün,ac, ki akıl ve akim konuları için iyi ne ise, gözle görülen dünyada* görme ve görmenin konulan için güneş odur.»
«Nasıl? Biraz daha açıklar mısm bunu?»
«Bilirsin,» dedim, «renkleri, gün ışığıyla değil de geceyıldup nltısıyla aydınlanan nesnelere baktığınruz zaman, gözlerimiz bula nık görür; keskinliğim kaybetmiş, sanki körleşmiş gibi olur.» «Bilirim, öyle olur.»
.Ama gunosin .yd.nlatt.j, msnelere bakhgım., zaman, |6* rimiz onlan ack olarak görür. görUj keskinlikleri yeniden oiH-çıkar.»
«Şüphesiz.»
«öyleyse ruh için de ayr
'“n Rühdabak,5lannihal.
Devlet • VI. Kitap
ve varltgm aydınlattığı şeye çevirdiği zaman, o şeyi anlar, tamr «akıl sahibi olduğunu gösterir. Ama karanlığa bulanmış, doğan ve ölen şeye baktığı zaman, görüşü körleşir; artık sadece sanılara sahiptir, durmadan bir sanıdan ötekine geçer durur, sanki aklı yok olmuştur.»
«Evet, öyledir gerçekten.»
«İşte bilginin konusu olan nesneleri hakikate kavuşturan ve bilen kişiye bilme gücünü veren bu gerçeğe iyinin ideası diyeceksin; bunu da, bilginin ve hakikatin ilkesi olduğuna göre, bilgi konusu bir nesne olarak kavrayacaksın. Ama bu iki şey, yani bilimle hakikat ne kadar güzel olursa olsun, iyi ideasmı bunlardan ayrı, güzellikçe bunlann üstünde sayarsan, yanılmazsın. Nasıl görülen dünyada ışık ve görmeyi güneşe benzer saymak doğru, ama güneşle aynı saymak yanlışsa; Kavranan dünyada da bilimle hakikati iyiye benzer saymak doğru; ama iyi ile aym saymak yanlıştır, iyinin tabiatını çok daha değerli görmek gerekir.»
«Bilimi ve hakikati doğurduğuna, onlardan da güzel olduğuna göre, sence anlatılmaz bir güzelliği olmalı bunun. Belli ki iyiyi zevkte görmüyorsun.»
«Sus, günaha girme,» dedim, «iyinin neye benzediğini bir de şöyle incele bakalım.»
«Nasıl?»
«Güneşin görülen şeylere sadece görülme imkânı vermekle kalmayıp aynı zamanda, kendisi doğma olmadığı hâlde, onları doğurduğunu, büyüttüğünü, beslediğini kabul edersin sanırım.»
«Elbette.»
«Öyleyse şunu da kabul et; Düşünceyle kavranan şeyler iyiden sadece kavranabilirliklerini değil, varlıklarını ve özlerini de alırlar; ama iyinin kendisi öz değildir, haysiyet ve güç bakımından özün çok üstündedir.»
O zaman Glaukon keyiflenip gülünç bir sesle «Apollon hakkı için,» dedi,tesettür «ulaşılmaz yüksekliklere çıktık doğrusu!»
«Suç yine senin!» dedim. «Ne diye bu konudaki düşüncemi söy-meye zorladın beni?»
«Sen gene sözünü kesme,» dedi. «Güneş benzetmesini tamamla iç değilse. Bu konuda daha söyleyeceğin şeyler kaldıysa, söyle.» bet kaldı, daha çok şeyler var söyleyeceğim.»
uİAşmak için akıl, birer ilke olarak dc^il de, gı rçek bt uiarak, yani birer kalkış ve atlama noktası olarak go^j, ^ kan varsayımlar ortaya koyar, bunlardan yararlanarak ij^crcktirmeyen evrensel ilkeye kadar yükselir Bu ılkeyifj^' bundan çıkan btitıin sonuçlara dayanarak yukandan leoaei sonuca varır; bunu yaparken de hıçNr duyulur vtr *tesettür ‘ ■s itstiLaz, sadece idealara başvurur, ıdeadan ıdeaya ’ ‘A‘ada durur.»
‘Biraz anladım, ama yeteri kadar değil Çunku bana öyle lu Sıok zor bir konu üzerindesin. Herhalde, daha aydınlıkoljn^^ tuasundan diyalektik bilgi gücüyle kazanılan varlık ve kavran#^ Q^puuru, sanatlar, bilimler adı verilen ve varsayımlan ılkelfr^, lualianan bilgiden ayırt etmek istiyorsun. Gerçi bu sanat ve bılmk i* uğraşanlar da duyulara değil,tesettür akıl yürütme yoluna başvurur, MM bunların, araştırmalarında bir ilkeye doğru yönelmeyipvary «onurdan yola çıkmakla kaldıklan için, inceledikleri nesnelentu Arvie kavrayabilecekleri hâlde kavramadıkları kanısındasın Böt •«olunca, geometri ve benzeri bilimlerle uğraşanlann bilgisineıt, davanan bilgi değil, anlamaya dayanan bilgi diyorsun, çünkü» 'naigTyi sanı ile aklın kavradığı bilgi arasında bir yere koyuyorsun.
«Tam yeterince anlamışsın,» dedim. «Şimdi de bu dört bölua ruhun dört hâline karşılık say; Akılla kavramayı en yüksek bolüıı» MÜâHTiayı ikinci bölüme, inanmayı üçüncü bölüme, bulanık gem* -hleT almayı da son bölüme koy; sonra konulanmn hakikate yık* »fc ya da uzaklıkJanna bakarak hepısini aydınlık derecelerine gön a-rava diz.»
Anladım,» dedi. «Dediklerini ve söylediğin sırayı kaba «liayorum » ta
«Şimdi,» dedim, «bilgi ve bilgisizlik bakımından insan tabiatını şöyle tasarla: Bir çeşit yeraltı mağarasında yaşayan insanlar düşün. Bu mağaranın kapısı boydan boya ışığa açık olsun. Bu insanlar ço-cukluklanndan beri orada ayaklarından ve boyunlarından zincire vurulmuş olarak oturuyorlar, öyle ki ne bir yere kımıldayabiliyorlar, nede (zincir, başlarını döndürmelerine engel olduğu için) önlerinden başka bir yeri görebiliyorlar. Arkalarında ve uzakta bir tepenin üzerinde yanan ateşin ışığı sırtlarına vuruyor. Bu ateşle mahpuslar arasmdan yüksek bir yol geçiyor. Bu yol boyunca alçak bir duvar örülmüş, kukla oynatanların önlerine yerleştirip üstünden hünerlerini gösterdikleri bölmeye benzer bir duvar.»
«Tasarlayabiliyorum bunları,» dedi.
«Şimdi de bu alçak duvarın arkasından geçen insanlar düşün: jfîunlar türlü türlü eşya, taştan, tahtadan, her çeşit maddeden yapıl-: küçük insan ve hayvan heykelleri taşıyorlar. Duvarın üstünde (ılmz bu eşyalar görülüyor. Geçen insanlardan da kimi konuşuyor, Smı konuşmuyor.»
«Doğrusu garip bir manzara, mahpuslar da garip!»
«Bize benziyorlar,» dedim, «önce şunu sorayım: Böyle bir du-tesettür
